Macaristan izlenimleri : Transdanubia boyunca 400 km

Şubat 12 günlerden pazar Eurovelo 6 bisiklet yolunda Tuna nehri kıyısında Macaristan,a doğru pedallıyoruz, ve açıkcası pek farkına da varmıyoruz. Ülkeler arasında sınır olmayınca birinden diğerine geçmek aralarında sınır olan ülkelere göre daha yumuşak ve sorunsuz.

Bizde sorunsuz bir şekilde Macarista,nın Transdanubia bölgesinde Gyor, Veszprem, Tapolca üzerinden Balaton gölü kıyısından termal turizm bölgesi Zalakaros ve Nagykanizsa ulaşıyoruz. Tamamı 6 gün ve 400 km süren bir bisiklet turu. Çok değil ama zevkli. Bizim için Macarıstan’ın en önemli özelliği dilini hiç bilmediğimiz ilk ülkeydi bizim için. Belki de egzotik birşeyler yaşadığımız ilk ülke. Ayrıca geçtiğimiz ilk büyük Dağ/tepe grubu – Bakony – Macaristan’daydı.

Macaristan’a girişte hiçbir sınır ya da kontrol olmamasına rağmen ilk yerleşim yerinde farklılığı hissediyorsunuz. Mimari değişiyor, köyler daha fakir ve boş görünüyor. Bu yüzden ilk farkına varıp öğrendiğimiz kelime ELADO oluyor, yani satılık, bütün boş köy evlerinin üstünde asılı olduğu üzere. Boş köylerin içinden geçerken her köyde en azından 2 ya da fazla kilise görmek (farklı mezheplerden dolayı) burada yaşayanların sayısını görünce gerçekten bir tezat oluşturuyor aklımızda.

Macaristan büyük şehirlerinin dışında fazla Couuchsurfer bulabileceğiniz bir ülke değil. Bizde yolumuz üstündeki ilk görece büyük şehire – Mosonmagyarovar ulaşmadan evvel kamp yapmak zorunda kalıyoruz. Yolda etraftaki uygun yerlere göz gezdiriyoruz. Bazı yan yollar kamp yapmaya uygun görünüyor ama o da ne? Ormana dogru uzanan bu alanda bazı yaban hayvanı sesleri duyuyoruz. Gene mi yaban domuzları? Sağda solda kamp yeri ararken güneşin batışı ile beraber sıcaklık bir anda düşmeye başlıyor.

Morning view on the field

Hava eksi derecelerde olduğunda kamp yapmak pek de keyifli bir deneyim değil. Eger böyle bır deneyiminiz yoksa size anlatılanlara inanıp ben de yaparım demeyin, önce bir deneyin. Tüm soğuğa hazırlıklı ekipmanlara rağmen şubat ortası macaristan ovaları gayet soğuk. Cadırın içinde ilk katman alüminyum isolasyon mat, onun üstünde bizim şişme Thermarest yataklar, onun da üstünde Rubens Carpathian 1800 uyku tulumları. Thermarest yataklar -2 dereceye kadar uygun demişti satıcı arkadaş. Bizde diğer ekstra ekipmanla beraber -5 ya da daha soğukta kullanılır diye ummuştuk. Justina uyku tulumunun altına içi ısı yansıtıcılı ceketini koysa da soğuk kendini hissettiriyor. Çok soğukta uyuyamıyoruz. Bir sonraki kampda yapılan hata anlaşılıyor. Alüminyum pad aslında en altta değil şişme yatakların üstünde olmalı. Böylece şişme yataklar zeminden gelen soğukla aranıza mesafe koyarken kendi vücut ısınızda alüminyum padden size geri yansıyor. Bu formül bir daha ki kamp zamanı işe yarıyor. Ama ilk kamp gecemiz soğuk, sürekli havlayan macar çoban köpekleri ve hala ne olduğunu tam anlayamadığımız tüfek ya da havaifişek sesleri ile pek de rahat geçmiyor.

Could not start our optimus so making a fire

Sabah çadırımız ve tüm arazi kırağı ile kaplanmış olarak uyandık. Çadırı nasıl kurutacağımızı düşünürken aslında daha büyük bir derdimiz olduğunu farkediyoruz. Dün akşam üstü kamp kurmadana önce içine daldığımız o ıslak çamurlar gecenin soğuğu ile donuyorlar, başka bir değişle, bizim tekerlekler dönmüyor. Su ısıtıp donmuş camuru çıkarma fikri kamp ocağının vanasınında donmuş olması yüzünden bir sinir harbine dönüşüyor. Sonunda kamp ateşinde ısıttıgımız su ile tekerlekleri temizlemeyi başarıyoruz.

Öğleden biraz evvel Mosonmagyarovar’a varıyoruz. Tamamen Avusturya ve Almanza’dan gelen turistlere odaklanmiş bir şehir. Fiyatlar, menüler, servis…herşey turistler için. Yolda buldugumuz bütçe dostu fırın turist restaurantlarından kat be kat daha iyi. Ve biz bir kelime daha öğreniyoruz: Fırın – pekseg.

Important spots of food

Tuna nehri üzerindeki Macaristan’nın en büyük adası, Szigetköz’den geçerek gün batımı eşliğinde Gyor şehrine varıyoruz. Gyor’daki warmshower evsahibimiz olan çift bizi harika bir şekilde ağırlıyor. Biz de iki gün kalmadan edemiyoruz. 14 şubat’da Macaristan’ın Gyor şehrindeki en meşhur balık lokantasında bir akşam yemeği ile kutlanıyor.

Sunny still

Şubat 15’de yola çıkıyoruz ve Bakony bölgesinden çıkıyoruz ve ilk durak 10.yy’dan kalma ve hala aktif olarak kullanılan Pannonhalma Archabbey Manastırı’nı ziyaret ediyoruz. Dünyada sadece 11 Archabbey seviyesinde manastır olduğunu öğrenmekde bu ziyareti daha da ilginç kılıyor. Tabii ki bu manastırda diğer pek çokları gibi bir tepenin üstüne kurulmuş. Tepenin son birkaç yüz metresine bisikletleri iterek ulaşıyoruz. Keskin bir tepe üstüne kurulu manastır daha da ihtişamlı görünüyor.

The Monastery from the far away

Tabii ki başımıza ilginç olaylar da gelmiyor değil. Mola verdiğimiz köy civarda yemek yiyebileceğimiz tek yerdi ve etraftaki kimse Macarcadan başka bir dil bilmiyordu.

Lunch break in the village

Yol üstünde durakladığımız küçük köyün yemek yenebilecek tek mekanında yaşlı bir kadın mekan sahibi ve garson, ve iki yerel inşaat işçisi-içkicisi :). Duvarda bir menü asılı ve şansımıza Almanca tercümeli ama menüdeki hemen hemen çoğu şey o anda mekanda yok. Justina menüde neyi işaret ederse garson yok anlamında başını sallıyor. Sonunda menüde olan tek yemeği yani çorbayı buluyoruz. Justina salatayı işaret ettiğinde garsonumuz bize “Kaposzta” öneriyor ama bu seferde ben kapuskaya hayır diyorum. Diğer seçenek ise Ubor ya da Uborka. Ne olduğunu anlamadığımız bu kelimeyi sadece tekrar edebiliyoruz ve omuz silkip birbirimize bakıyoruz. Garsonumuz “uborka”yı tekrar edip bize bakıyor. Birşeyler yanlış gidiyor o kesin. Sonunda garson gülerek mutfağa doğru uzaklaşıyor. Garsonumuz geriye bir tencere çorba ile dönüyor. Çorba menüde yiyebildiğin kadar kısmında 🙂 . Biz çorbaya dalmışken garsonumuz Justina’nin arkasından salatalık turşusu ile sinsice yaklaşıp “Uborka” diye sesleniyor. Justina’nın korku ile sıçraması youtubedaki kedi-salatalık videolarını hatırlatıyor. Bir anda mekanda kahkahanın dili konuşmaya başlıyor. Kimse birbirini anlamasa da ortak bir neşe bulunuyor gülecek.

Gittiğiniz ülkenin dilinden birkaç kelime bilmenin ne kadar önemli olduğunu Macaristan’da geçen hergünde anlıyoruz. İkinci defa kamp yapmak zorunda kaldığımızda Sur yakınlarındayız. Warmshowersdaki arkadaşımızdan macarca bahçenize çadırımızı kurabilir miyiz nasıl sorulur öğreniyoruz. Gün batımında bahce kapısında gördügümüz bir yabancıya soruyoruz, burada kamp yapabilir miyiz. Bize nazikçe nereye çadır kurabileceğimizi gösteriyor, ön bahçenin sağ tarafı ona ait, diğer taraf diğer komşunun. Çadırı kurarken fark ediyoruz ki, yeteri kadar suyumuz yok. Ama birinden su istemek en kolay soru seyyahlar için. Asıl zor olan sonradan geliyor, bizim kamp ocağını bir türlü yakamıyoruz. Sonunda ben hazır çorba yapmak için evsahibimizden sıcak su istemeye karar veriyorum. Bilinen tüm jest ve mimikleri kullanarak kaynar su istiyorum, sonuç: çesmeden doldurulmuş 5 litre ılık su. Yaptığım onca tiyatro ve performans işe yaramıyor. Akdeniz kıyılarına varana kadar bu el kol hareketleri ile anlaşma dili bir işe yaramıyor. Geceyi elma ve fıstık yiyerek geçiriyoruz.

Subat 16, yeni bir sabah ama pek aydınlık değil. Heryere kırağı yağmış, donmuş ve sisli bir sabaha uyanıyoruz. Öğlene doğru sis biraz azalır gibi olsa da biz Bakony tepelerine tırmanmaya başlayınca sis tekrar bastırıyor. Görüş mesafesi 2 metreye kadar düşüyor bazen, arabaların sadece seslerini duyuyoruz. İlk şehre varır varmaz wi-fi olan bir cafeye oturuyoruz. Çok şanslı birgün en azından Veszprem’de kalacak yer buluyoruz.

Very foggy entrance of Vezprem

Veszprem’de 2 gece kalıyoruz. Şehrin en yüksek tepesine kurulmuş küçük eski şehir merkezi, dar sokakları ve mimarisi ile görmeye değer bir kent. Turistleri olmayan turistik bir kent Veszprem.

On st. Benedicts hill and it is still foggy

Şansımız couchsurfing konusunda bayağı açık gidiyor. Tapolca’da kalacak biryer buluyoruz. Evsahibimiz bayağı sık seyahat eden bir gezgin bizler gibi. Ailesi ile kalıyor ama bu bizi odasının zemininde misafir etmesine engel değil. Ailesi de evsahibi kadar misafirperver. Tapolca’dan yol tavsiyelerimizi aldıktan sonra üzüm bağları arasında yola devam ediyoruz.

Small vineyards while rolling to Balaton

Birgün sonra, 19 şubatta, sonunda Balaton gölüne varıyoruz. Herkesin sürekli bahsettiği Balatonu biz çok farklı buluyoruz. Göl buz tutmuş vaziyette ve sisden dolayı 50 metreden uzağı göremiyorsunuz. Bu resim aklımıza öyle bir işlemiş ki halen Balaton dediklerinde aklmıza tek gelen şey sis.

Balaton’dan sonra ki küçük göl grubu Kis-Balaton’a yaklaştıkça güneş yavaş yavaş yüzünü gösteriyor. Zalakaros’da tekrar bir Couchsurferin evinde kalıyoruz. Evsahibemizin tavsiyesine uyup bir gün daha kalıyoruz ve Zalakaros’un meşhur termal kaplıcalarını ziyaret ediyoruz. Günler boyu kar kış yağmur çamur pedalladıktan sonra sıcak sular ve kaplıca inanılmaz bir dinlenme oluyor bize. Kış boyu tutulmuş tüm kaslar yavaş yavaş açılıyor baharın yavaş yavaş gelişi gibi.

Son olarak Macaristan’la ilgili bazı izlenimleri paylaşırsak: Macarlar çok sessiz. Diğer Avrupalılara göre Macarlar inanılmaz sessiz. Restaurant, kafe gibi yerlerde neredeyse fısıldayarak konuşuruyorlar, sokaklarda kimseye bağırıp cağırmıyor, en azından bize rastgelmedi. İnsanlar bizi gizlice izliyecek kadar utangaçlar. Kimse gözlerini dikipde bize bakmıyor. Ara sıra arkamızdan mırıldanmalar duyuyoruz o kadar, pek azı bizimle konuşmaya hevesli. Diğer taraftanda bu insanlar oldukça yardımsever ve dost canlısı. Ne zaman yolda birine birşey sorsak herşeyi iyice açıklamak istiyorlar, bazen macarca olsa da. Bunun yanında tali yollarda sürekli pet şişe, eski kıyafetler ve benzeri çer çöp can sıkıcı oluyor. Bisiklet turu yapmanın getirdiği bir avantaj ya da dezavantaj bu; yolun kenarındaki herşeyi görmek ve bunu pek kimsenin umursamadığını görmek. Balaton’a vardığımızda işler biraz değişiyor. Balaton daha turistik ve derli toplu. Ama bu durum daha önce gördüklerimizi kolayca silmiyor aklımızdan. Bu bize şunu hissetiriyor; buranın insanlari üstünde yaşadıkları , oradan geldikleri toprağı pek de umursamıyorlar, ki bekli de bizi asıl üzen bu durum.

TUR BİSİKLETÇİSİNE KÜÇÜK TAVSİYELER

– Kış ayları Macaristan’da oldukça sert geçebilir. Ekipmanınız bunun için uygun olmalı.
– Sis Macaristan’da oldukça sık görülür. Sinyal ışıklarınızö Kask ışığınız ve farlarınız çalışır olmalı.
– Sabah erken sürüşlerde gizli buzlanma burada da var.
– Büyük şehirler hariç yabancı dil bilme oranı pek yüksek değil. Macarca birşeyler öğrenmelisiniz.
– Bisiklete bindiğin hergünün tadını çıkar


Ne düşünüyorsun?